MAJI 16 – Haziran 2010

 

Sıfır

Yazı: İlker Özmen

“Önümde durup bana baktığında, ne sen benim içimdeki acıları anlayabiliyorsun, ne de ben seninkileri. Ve senin önünde kendimi yere atsam, ağlasam ve anlatsam bile, biri sana cehennemi ‘sıcak ve korkunçtur!’ diye anlattığında cehennem hakkında ne bilebilirsen, benim hakkımda da ancak o kadarını bilebilirsin...

 

"-Kafka-

 

Sosyoloji, antropoloji ve arkeolojinin yaptığı çıkarsamalara/tahminlere göre şimdiye kadar yeryüzünde yaşayıp göçmüş bulunan insan sayısı yaklaşık olarak 100.000.000.000 civarında, yazıyla "yüz milyar". Işıklar içinde dinlensin, büyük üstad Arthur C. Clarke'ın da bu rakamın, Samanyolu’ndaki yıldız sayısı kadar olduğuna dikkat çekmesi aklımda hoş bir bağlantı olarak yer etmiş. Demek ki Dünya’da yaşamış olan her insan için birer yıldız parıldıyor galaksimizde, tıpkı gene birer "gerçeklik"in mevcut olması gibi.

 

Her insanın zihni, beyni; algıladıklarını tutma, yorumlama ve çıkarsama yapmakla yükümlü mekanizmalardan müteşekkil olduğundan dolayı, her bir farklı algılayan birim kendine has bir gerçekliği oluşturur ancak bunu kolektif olarak addeder. Yani, bireysel algısını tüm algıların toplamının bir ortalaması olarak görür. Buradaki nüansı masaya yatırmak adına renkler ve sesler üzerinden çok yapılan bir metafor vardır. Örnek cümle: "Mavi nedir? Benim mavi olarak gördüğüm rengi senin nasıl gördüğünü ben nereden bilebilirim?" Ya da "La notası nasıl tınlar? Senin la olarak duyduğun sesi benim nasıl duyduğumu sen nasıl bilebilirsin?" İşte, cevapsızca havada asılı kalan bu sorular zihnin en büyük trajedileridir. Soru sorup yorumlayan bu mekanizmadan sıyrılıp bilinç kapısından bakıldığında orada mavi değil, tüm renkler görülür. La sesinin ötesindeki tüm frekanslar duyumsanır. Bir nokta gelir, renk de, ses de, titreşim de, hareket de, koku da, tat da tek yerde toplanır: “Sıfır”. Zira, algıyı yorumlayan ve sonuç üreten bir zihin kademesinden kurtulup “saf algılama” eşiğine ulaşan bir bilinç, Blake’in de değindiği gibi “şeyleri olduğu gibi görecektir”. Yani, “sonsuz” olarak… Böylece sanal bir gerçeklik kümesinden de çıkıp mutlak gerçeğin tarlalarına girecektir. Bu noktada Huxley’i de anmadan geçemem; o büyük insan da büyük eseri ‘Algı Kapıları’nda bu duruma “olmaklık” kavramı üzerinden yaklaşmış ve filtrelerinden arınmış bir algılamanın, şeylerin gerçek doğasını tüm çıplaklığıyla bilince ulaştırdığına dikkat çekmişti.

 

Gerçeklik... Tek olan, bir olan hakikat'in, varoluşun, enerjinin, kainatın, tekilliğin; --bunu nasıl isimlendirmek gerektiği gene "gerçeklik"le alakalı, buna mukabil fazla önem arz etmiyor-- mutlaklığı yanında, biz insanların algı kapılarının acziyet içindeki çatlaklarından içeriye sızanlarla kurduğumuz, kendimizce çok komplike ve tüm varlığı açıklayabilecek nitelikte olduğunda mutabık kaldığımız sallantılı paradigmaların toplamına verdiğimiz bu isim, mağaranın kapısında arkası güneşe dönük olarak oturmuş ve önündeki duvara düşen gölgeleri seyrederek hayatı çözdüğüne inanan "uykudaki insan"ın meşhur mağara metaforuyla kol kola girmiş, Platon’a el sallıyor sanki?

 

Ve “olmaklık”a sırtını dönmüş koca bir tür, koca bir gezegen. Kocaman bir yanılgı. Bir ömürlük uykunun içine hapsolup kendi kurdukları senaryonun içinde rollerini oynayan milyarlarca insan... Geldiğimiz nokta bırak mağaradan çıkmayı, arkamızda sonsuzca parıldayan bir güneş olduğunu fark etme noktasından bile fersah fersah uzaklarda. O altın varaklı, devasa algı kapıları az biraz bile aralandığında insanı dehşete düşüren ve onu bir fiskeyle titretip kendine getiren “hakikat”, bu kapıları aralama çabasında bulunmadığımız sürece -ve dahi “günlerin bitimine” dek- kendini karanlığa gömmeye oldukça hevesli görünüyor. O karanlığı boğacak ışık bizimle olsun!

“Özgürlüğe doğru bir milim olsun ilerleyebilmek istiyorsak, dünya vizyonumuzu ters yüz etmemiz gerekir. Bu muazzam bir çaba  alacaktır. Buna rağmen, daha büyük  bir mutluluk yoktur. Benliğinin sonsuzluğunda fethedeceğin bu bir milim, olaylar dünyasındaki okyanusları yutabilir.

 

dreamer