MAJI 18 – Şubat 2011

 

Olumsuzluk Yollarında İlerlemek (sınırlar hakkında felsefi düşünceler)

David YATES

İnsan olarak doğamız gereği eylemlerimizle, bilgi kapasitemizle, sosyal ve özel hayatlarımızdaki soyut idealleri fark edebilme becerimizle sınırlandığımız düşüncesi kendi içinde bir çelişki barındırır. Bu düşünce, mevcut durumu muhafaza etmek için örtük, otoriter bir emir verdiği için eleştirilmekte; öte yandan, Aydınlanma, eleştirel düşünce ve dini, sanatsal, siyasi veya teorik dogmalardan her türlü özgürleşmeye yönelik elzem bir işaretin dayanağı olarak da takdir edilmektedir.

 

Yirminci yüzyılın ütopyacı projelerinin uğradığı başarısızlık, hem sınırsız gelişme kavramına hem de modern çağın evrensel düzeyde ‘aşkınlığı’ ihtimaline karşı yaygın bir şüpheciliğin oluşmasına yol açmıştır.

 

‘Laissez-faire’ (bırakın yapsınlar) kapitalizmi ve parlamenter demokrasi, hem kabul edilebilir ihlalleri oluşturacak durumları belirleyen ve böylece bu sınırların meşruluğunu çevreleyecek herhangi bir tartışmaya mahal vermeyen, hem de bu şekilde hariçte tutulanların statüsünü belirleyen sabit noktalar olarak görülmektedir. Çağdaş kıta kuramı, keyfi dayanaklarına ve bunun sonucunda altüst olma ve yerinden edilme kapasitelerine işaret ederek, sınır kavramlarını ironik bir tutumla değerlendirme eğilimindedir. Teoriye göre bunlar hiçbir zaman gerekli değildir; yalnızca güç ilişkilerinin ve asılsız, yersiz korkuların birer ürünüdür. Dolayısıyla sınırların nasıl oluşturulduğunun sorgulanması, siyasi ve kültürel kimliklerimizi yeniden inşa etmek bakımından kritik bir ilk adım olarak görülmektedir. Sınırların muğlâk doğası, bilhassa kendini toplumun uçlarında yaşıyor olarak tanımlayanlar tarafından açıkça görülebilir. Bu kişilerin konumları, onlara toplumu radikal biçimde eleştirme olanağı sunmanın yanı sıra normallik ve anormallik arasındaki çizgide bulunur ve kişileri bu alana itiraz etmekten ziyade bu alanı dengede tutma ve yansızlaştırmaya itme potansiyeline sahiptir.

 

Bu makale serisinde, Avrupa’nın felsefi mirasının bakış açısında marjinal ve kültürel anlamda alternatif olmanın ne anlama geldiğini inceleyeceğim. Eğer sosyal olarak gerekli tüm sınırlar dışlama ve marjinalleştirme aracılığıyla oluşturuluyorsa, o zaman kültürel bağlamda alternatif olmanın ne anlama gelmekte olduğunu sorgulayacağım. Eğer sosyal olarak gerekli tüm sınırlar, dışlama ve marjinalleştirme aracılığıyla oluşturuluyorsa, kültürel açıdan öteki olmak bizim buna eşlik eden siyasi ve ekonomik şiddet konusunda daha hassas olmamızı mı gerektiriyor?  Farklılığın övülmesi, kendisine uygulanabilir olmayan evrensel insan hakları yükümlülüklerine rağmen işleyen serbest piyasa kapitalizminin istisnai statüsünün ideolojik bir tamamlayıcısı mıdır? Veya uçlarda bir yaşam, siyasi ve kültürel yabancılaşma ve baskının birbirine geçmesine ilişkin seçkin bir bakış açısı mı kazandırmaktadır? Yoksa kendilerini kültür endüstrisinin hâkimiyetinden özgürleşmiş hissedenlerin, ‘kalan kesimin’ normal olarak devam etmesine imkân tanıdığı destekleyici bir fanteziyi içinde bulunduran hâlihazırda bulanıklaşmış ideolojik bir vizyonu mu işaret etmektedir?

 

Sınırlar ve uçlarda yaşam kavramının özünde yatan temaları ve çelişkileri ortaya çıkarttıkça, radikalliğin ve ütopya taahhüdüne bağlılığın ne anlama geldiğine dair daha zengin bir anlayış kazanmayı umuyorum. İdealizmden yoksunluk ve fikirlerin zayıflayan gücü, ideolojinin ortadan kaldırılmasında bir son olarak değil, uçlarına doğru yönelimi sürgün etmeyi amaçlayan bir ideolojinin sonucu olarak görünmektedir. Eğer hem yeni bir şeyin bilincinin hem de her daim aynı kalanı kuşatan örtünün bulunduğu nokta burası ise, o zaman bu yerin coğrafyasının, aldatıcı mantık kumsallarının ve tesadüfî stratejik formüllerinin haritalanması en iyi başlangıç olabilir.

 

Sınırların doğasında kesin olmayan siyasi, sosyal ve felsefi anlamları vardır ve bunun sonucunda bu sınırların ötesini çevreleyen tartışmaları doğurur. Hayatın akıl almaz ve aşkın yönlerine şüpheyle yaklaşılmaktadır. Bayağılığı içinde, ritüelleşmiş manzaralar ve kültürel olarak üretilen imitasyon objeleri, hem bireysel özgürlüğe hem de sosyal aidiyete giden kurallı güzergâhlar olarak karşımıza çıkar. Yücenin örnekleri ve sınırsızın görüntüleri gitgide daha nadiren karşılaşılmaktadır. Sosyal varoluş içinde olumsuzluğun gücünün serbest bırakılmasına ilişkin girişimlerinden bahsetmek üzere Slavoj Žižek ve Ernesto Laclau gibi felsefecilere değinmek istiyorum.

 

Bu felsefeciler, sosyalin köklü bir şekilde şarta bağlı, siyasi olarak açık ve tehlikeli biçimde kurulan ittifaklar ile sınırlı bir yapı olduğunu öne süreceklerdir. Kant’ın eleştirilerinde önayak olduğu üzere, insanın akıl yürütmesinin sınırlarını araştırmanın günümüzde de, özellikle de mobilizasyonuna dayanak olarak artık klasik politikaya bel bağlayamayan ve bu yüzden bir sosyal değişim aracı oluşturması gereken solcu bir siyaset ile günümüzde de halen bağıntılıdır. Bu kritik bilinç araçlarının bakış açısındaki radikal yön değişiklikleri ardından ortaya çıktığına, bahsi geçen bakış açılarında merkez ile uçlar arasındaki ayrımın bulanıklaştığı ve yücenin yeni vizyonunun ufukta belirdiği, içinden doğduğu kaosu düzene soktuğuna dair iddialarını irdeleyeceğim. Bu sayede politika ve ekonomi arasındaki bağlantıyı temel alarak, bu terimlerin birbirinden ayrılması esnasında mevcut ideolojik süreçlerin neler olduğunu ve eğer her türlü bilinç formu kısmi veya sınırlı bakış açıları olmak zorundaysa, ideolojinin günümüzde nasıl anlaşılması gerektiğini soracağım.

 

Kapitalist zafer alayının son yirmi yılına noktayı koymuş gibi görünen bu kriz zamanlarında, sınırsız genişleme hayalleri de sona ermiştir ve şimdi bizlere mahmurluk döneminin başlandığı söyleniyor. Şimdi imkânlarımızın ötesinde coşkun bir varoluşu yaşamanın budalalığının bilincine sahip ayık realistler haline gelmemiz gerekiyor. Küresel sistem israf yıllarında biriktirdiği zehirli borçlardan arındırdığında, ekonomik kriz sürüncemeli mahmurluğa dönüşecek olan duruma ani bir uyanış oldu. Ya bu çözülemeyen kıyametin afet anları, yalnızca sistemin görüntüsünün bozulmasının, açgözlülüğün ve insanoğlunun narinliğinin sonuçları değil de, kapitalizmin kendisi iç mantığının semptomları ise? Ya eli kulağındaki çöküş kâbusu kapitalizm sisteminin normal işleyişine esas olan bir ansa ve Freud’un da öne sürdüğü gibi, rüyada kalabilmemiz için gerekli uyanma sebebimizse?Marks’ın öngörüleri tarihi olaylarca onaylanmıyor gibi göründüğünden, kapitalin ve liberal demokrasinin sınırlarını düşünme teşebbüsleri, totalitarizmin çeşitli gölgelerine sürüklenmesi kaçınılmaz olan tehlikeli projeler olmakla suçlanmıştır. Olayların ve belirli bir tarihi yapılanmanın fetişizmi de, sunulan hayatın körü körüne kabul edilmesi ve bu hayatın barındırdığı şiddet ile tanımlanması riskini taşıyor olarak görünmektedir. Adorno’nun öne sürdüğü üzere, ‘Bir zamanlar modası geçmiş olarak görülen felsefe, onu gerçekleştirilecek an kaçırıldığı için yaşamaya devam etmektedir’. Kendi sınırları ile çakışan toplumu tamamen rasyonel bir bütünlük haline getirme projeleri gerçekleştirilemediği için ne umutsuzluğa kapılmalı, ne de kendi iyiliği için değişim arayışına girmeliyiz; bunun yerine, sosyal uygulamaya aracılık yapan ve kritik fikirlere ilişkin sonsuz faaliyetin fiyatını belirleyen teorik bir çerçeveyi eleştirilmelidir.Adorno için problem, hem felsefenin hem de kapitalizmin gerçekliği oluşturan unsur olarak soyut özneyi överken, aynı zamanda olası insan deneyimi sahasında rasyonelleştirilemeyen veya metalaştırılamayan ne varsa silmesiydi. Mantık dışı, eşsiz ve farklı olanlar marjinalleştirildi ve tasfiye edildi; çünkü bunlar insan özgürlüğüne ve mutlak bilgi arzusuna bir sınır oluşturmaktaydılar. Kültür taklit edilecek modelleri sunan bir endüstri halini aldı. Bireyler tüm yaratıcılığın ve doğaçlamanın kaynağı sıfatıyla övülürken, yarattıkları dünya üzerindeki hâkimiyet düşünceli bir tavra ve bunun pasif uyumuna bağlı kaldı. Adorno için orijinallik, farklı bir şey olarak bütünlüğü aşmaktan ziyade, her türlü farklılığı tespit ederek ayıklamayı hedefleyen kaçınılmaz bir zorunluluğu açıklamaktadır.Dolayısıyla Adorno bütünlüğün sınırlarının doğası hakkındaki çağdaş tartışmalarda önemli bir temayı açığa çıkarmıştır. Bu, gerçekliğe erişimimiz her zaman nesnel ve şahsi iken bütünlüğün nasıl temsil edilmesi gerektiğidir. Ayrıca, bütünleştirici ve özgürlükçü bir proje, belirli bir bakış açısı kendi ideallerini evrensel boyutta uygulanabilir olarak resmetmeye her çalıştığında ima edilen şiddetten herhangi bir şekilde kaçınabilir mi?

 

Eleştirel sosyal teorinin ve felsefenin doğası hakkındaki bu parça parça düşünceler arasında benim referans noktam, bütünselliğin yapılanmasında sorun yaratan çelişki unsuru olacak. Bu, istikrarlı bir ‘içeridelik’ için muhalif bir ‘dışarıda’nın gerekmesi, her ikisinin de bu istikrarı imkânsız kılması fakat aynı zamanda içeri ve dışarı arasındaki ayrımı yapan sınırı da mümkün hale getirmesidir.Eğer tüm sınırlar dışlama ve marjinalleştirme suretiyle oluşturuluyorsa, o zaman kültürel olarak alternatif ne anlama gelir? Farklılığın övülmesi, kendisine uygulanabilir olmayan evrensel insan hakları yükümlülüklerine rağmen işleyen serbest piyasa kapitalizminin istisnai statüsünün ideolojik bir tamamlayıcısı mıdır? Veya insan haklarının evrenselliğinin, Guantanamo sahilindeki mahkûmlar gibi buna erişimi elverişsiz olan, bu yüzden de ‘insan sayılmaz’ olarak yorumlanabilecek kişilerin marjinalleştirilmesi ve dışlanmasını sağlayan bir iç sınırlamaya da mı sahiptir? İdeolojik olarak sınırların tesadüfî doğası, sonsuz sayıda siyasi aktörü ortaya çıkarmaktadır. Kimliğin akıcılığı, istikrar sağlandığı andan itibaren bunu çevreleyen hudutların saplantılı şekilde gözlendiği ve izlendiği, artarak karmaşıklaşan kontrol formlarını doğuruyor gibi görünmektedir. Foucault bu iki değerliliğin çağdaş toplumun kendine has bir özelliği olarak ön plana çıktığını, toplumun gitgide parçalandığını ve hapishaneye benzediğini, aynı zamanda tarihi yönünü ve gelenek kaynaklı dayanakları ile siyasi katiyetini kaybettiğini belirtmiştir. Birçok kuramcı, kapitalizm içindeki demokratik açılımları tanımlamayı denemiştir. Bu kişiler farklılığı kontrol altında tutulması konusunda sürekli patlak veren ve bunu protesto eden uzlaşmazlık anlarına ya da mevcut durumumuzun gizliyor olabileceği çatlakların varlığına dikkat çekerler. Farklılıkları ebediyen kategorize eden, yorumlayan ve izole eden yavan birçok kültürlülüğe karşı Rancière ve Badiou gibi felsefeciler toplumun nasıl da keyfi dışlamalara dayandırıldığına, toplumun bir kısmının gayri meşru biçimde kabul edilmediğine veya marjinalleştirildiğine dikkat çekmiştir. Bu yaralar yalnızca azınlığa yapılan yanlış etrafında toplumu bölme ihtimaline sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda genel bir suçun vasiyetinin genel normlar ve sosyal meşruluk taleplerinde yattığına ilişkin daimi bir uyarıyı da içinde barındırır. Toplumum içi ve dışı ile ahlaki ve cezai arasındaki bariyerin çözülmesi gittikçe zorlaşmakta ve daha çelişkili hale gelmektedir. Proudhon’un mülkün hırsızlık olmasına ilişkin gözlemlerinde özetlenen aşikâr ahlaki gerçeklerin arkasında tarihi şiddet olaylarının ve güç ilişkilerinin yattığı düşüncesi, gün geçtikçe daha fazla kabul görmektedir.Bir sınırı ve özgürlükçü hareket fırsatını veya ideolojik çatışmaları neyin oluşturduğu, makale serisinin devamında araştırmak istediğim bir tartışma olacak. Bu ikisi birçok yönden birbirine geçmiştir, çünkü özgürleşme bir yandan ideolojiden kurtuluşu ima ederken, öte yandan mutlak sınırların sağlamlığına sahip temel gerçeklere erişim sözü verir ve böylece bizi ideoloji diyarına geri getirir.

 

Siyasi sınırlar bu yüzden kendi çekişmelerine ve böylece toplumun hem muhalif hem de marjinalleştirilmiş kesiminin rolünün ne olacağına karar verilemeyeceğine işaret eder. Çağdaş İngiliz politikası kimliğini müşterek kökten dinci düşmanına atıfta bulunarak birleştirmeye gayret ettikçe, düşmanın rasyonel olanı, yani İngiliz toplumunu tehdit eden, rasyonel olmayan, mit benzeri bir doğa gücü şeklinde oluşturulduğunu görüyoruz. Muhaliflik ve sınırların nasıl oluşturulduğu sorusu, çatışmanın nasıl tarafsızlaştırıldığı veya kendisinden korunmamız gereken bir şey olarak bizlere sunulduğu etrafında dönmektedir. Sınır, dışarıdan dayatılan bir şey veya bir sapkınlık mıdır? Batı toplumuna kaza eseri mi gelmiştir, yoksa bu batı emperyalizminin ve ideolojik hegemonyasının bir semptomu mudur? Bu, doğasında var olan disimetriyi ve istikrarsızlığı bir iç kenarına yansıttığından, günlük hayatın mevcut değişimlerinin bir kapitalizm krizi oluşturup oluşturmadığı veya ideolojik genişlemesine bir önsöz olup olmadığı sorusuna ışık tutabilir.

“Özgürlüğe doğru bir milim olsun ilerleyebilmek istiyorsak, dünya vizyonumuzu ters yüz etmemiz gerekir. Bu muazzam bir çaba  alacaktır. Buna rağmen, daha büyük  bir mutluluk yoktur. Benliğinin sonsuzluğunda fethedeceğin bu bir milim, olaylar dünyasındaki okyanusları yutabilir.

 

dreamer