MAJI 13 – Aralık 2009

 

Ölüm

Ayşegül Karakuyu

Ölüm, ne zaman duracaksın?Daha kaçımızın canını alacak, saçlarını boynuna dolayacaksın?Dünya kendi etrafında bin sekiz yüz kilometre hızla dönüyor, dünya güneş etrafında yüz sekiz bin kilometre hızla dönüyor,  güneş saman yolunda yedi yüz doksan iki bin kilometre hızla dönüyor,  Samanyolu uzay boşluğunda iki milyon yüz altmış bin kilometre hızla dönüyor. Dur başım dönüyor, dur daha fazla içemeyeceğim, gönderdiklerini artık sevmeyeceğim.

 

Sevgilim bu gün kötü bir şeylerde oldu, çantamı havaalanın da düşürdüm, bir adam kendi kıçını tekmeledi, kazlar göç etti ki bu soğukların geldiğine işaret ve bir  kadın öldü. Kadın önceleri saçları yüzüne değdiğinde güzelmiş, sonra yüzüne düşen saçlarını parmaklarıyla geriye götürdüğünde güzelmiş kadın, daha sonraları kadın saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdığında güzel olmuş. Kadının saçları yoktu sevgilim ve saçları yüzüne değmediğinde, sonra parmakları saçlarına değmediğinde, kulaklarının arkası hep boşken bile onu seven adam ağladı! Aslında her şey kadının gözleriyle alakalıydı. Kadının gözleri kendinden emin ve sert bakardı ama göz bebeklerinde yazarını yitirmiş bir ilham perisi yaşardı. Kadının göz bebekleri birden bire afalladı, kime ait olduğunu dahası ne işe yarayacağını ve tabi kimin işine yarayacağını bir türlü anlayamadı. Sonuçta yalnızdı. Göz bebeklerinde yalnızlara özgü, saklanılmaya uğraşılan bir hüzün vardı. Kimseye aradığının ne olduğunu anlatamadı. Hiçbir şehirde de mutlu yaşamadı. Kendi kardeşine bile derdini açamadı. Kim onu anlayacaktı, hem kim koynunda onun için fazladan bir yazar saklardı. Bunları düşündükçe herkesten daha da uzaklaştı. Adam ise hayaleti olan bir yazardı. Hayaleti giyimine özen gösterir ve adamın tüm hizmetini yapardı. Onu memnun etmeyi umursamayan fakat işini özenle yapan işkolik bir uşaktı. Son derece kibirli tavırları vardı ve burnundan kıl aldırmazdı. Telefonlara cevap verir, her seferinde de adamın şuan meşgul olduğunu belirten cümleleri karşısındakini bir daha aramaması için çarçabuk ikna eden ama nezaketini eksiltmeyen üslubuyla sıralardı. Adam gerçekten çok meşguldü. Sürekli düşünürdü.

 

Yazar hayaletini çok sevmesine rağmen onu her şeyin önünde tutmazdı. Hayalet bunu fark ettiğinde çok öfkelenir ama soğuk kanlılığı elden bırakmazdı. Başını yukarı kaldırır, gözlerini adama diker, gür ve kendinden emin ses tonuyla adamı zorlardı; “Artık bir karar vermen gerekiyor benimle mi olacaksın onunla mı?” Adam uşağını melankolik sessizliğiyle kırdığını fark eder ve üzülürdü yinede kararsızlığını gizlemez kırılmış ama çaresiz bir tavırla; “üzülmemi mi? İstiyorsun” diyerek çıkışırdı. Hayalet ise “bana ne istediğimi söyleyemezsin” diye karşılık verirdi, sinirli. “Herkes ne istediğimi bana söylediği için hayalet oldum buna daha fazla katlanamam” diyerek rest çekerdi. Yazar ise uşağının onu terk edeceğini düşünerek hemen yanına gider “haklısın özür dilerim” der gönlünü alırdı. Uşak hiçbir şey olmamış gibi toz bezini eline alır sehpanın üzerindeki antikaları temizlemeye devam ederdi. yazar hiçbir zaman yeterince kararlı olamadı. Bir hayaletin kaprisleri ve bir perinin kimsesizliği arasında sıkıştı kaldı. Adam iyi bir yazardı ama hiç aşkı yazamadı. Her ne zaman aşkla ilgili bir hikaye yada şiir yazmaya kalksa nereden geldiği bilinmez karanlık düşler karalardı.  Bir defasında hayaletinin geçmişte tuttuğu günlüğünden esinlenerek gerçek bir aşk öyküsü yazmak istedi. Bir akşam gizlice okumuştu uşağının günlüğünü ve hiç ummadığı bir geçmişle karşılaşmıştı. Kibirli, hiçbir duygusallık belirtisi göstermeyen uşağın geçmişte her şeyini feda edebilecek kadar tutkulu bir aşık olduğunu öğrenmişti. Bu hatıradan yola çıkarak efsane olacak bir aşk öyküsü tasarlamıştı. Fakat ne mümkün…

 

yaşayanın başkası olmasından mıdır? aşk edebiyatının lanetimidir? öyküye başlar başlamaz ıssızlıklara daldı ve seri cinayetler işleyen bir öykü yazdı. Öykü çok güzel, son derece yaratıcıydı ama romantizmden fazlasıyla uzaktı. O günden sonra yazarın aşk öyküleri yazabileceğine dair kendine olan bütün güveni uçup gitti. Adam hayaleti olan bir yazardı, anlaşılır ve yaratıcıydı; hiç aşk öyküsü yazamadı. Günün birinde gözlerinde periler ağlayan o kadını tanıdı. Kadının gözleri her zaman ıslaktı, buğulu bakardı o nedenle olacak ki baktığı her şeyi  yağmur ertesi bir güzellikle koklardı. Adam kadının gözlerine uzun uzun bakmamalıydı ama bakmaktan kendini alıkoyamadı. Her baktığında; kadın adama daha çok saklandı, baktıkça adam kadının gözlerini kanattı, periler ağladıkça ağladı… adam hayaleti olan bir yazardı, kimsesizlere özgü bir acımasızlığı vardı. Bakışlarında şefkat yerine harekete geçemez pısırık bir geri çekilme vardı yinede kadının saçlarını okşadı. Kadını sevgiyle okşadı fakat adamın sevgisi bir hayaletle yaşayacak kadar cansızdı. Her okşayışında kadına bir tutam acı bıraktı. Bir avuç ölüm uzattı. Adam bir hayaletin kaprisleri ve perilerin çığlıkları arasında yıllarca dolaştı. Ve aşk öyküleri yazmaya başladı. Öykülerin içinde cinayetleri hafifleten sebepler vardı. Sonunda aşk öyküleri yazdığına kendisini inandıracak gerçek bir aşk yaşamaktaydı. Kanayan, ağlayan, sığınan, saklanan, çığlıklarını göz bebeklerinin derinliğinde ıslatan bir ilham perisi hemen yanı başındaydı. Adamın bir periyi avutacak sözleri kalmamıştı, bütün hayatını kibirli uşağıyla konuşarak ve cinayet öyküleri yazarak harcadı. Ona aşkı yazdıran kadını tanıdığında da sadece kendi maharetsizliğini avutacak mısralar karalamıştı. Aşk vardı, çoğaltmaktan uzaktı! Kadının saçlarında parmaklarını gezdirdiğinde, hiç umut edilmedik bir düş-üş-te, perinin ağzından kan saçından bir tutam  yere döküldüğünde aşka dair ilk mısrasını yazdı;Periler ile periler sevişir, nur akıtırlar dillerine kan değil!

Tibet’in tantrik mistikleri düşüncelerin ‘maddesine’ tsal adını vermekte ve her zihinsel eylemin bir gizemli enerjinin dalgalarını üretmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Onlar, tüm evrenin zihnin bir ürünü olduğuna ve tüm varlıkların kollektif tsal’ları tarafından yaratılıp, canlandırıldığına inanmaktadırlar. İnsanların çoğu bu güce sahip olduğunu bilmemektedir, diyor Tantristler, çünkü sıradan insan zihni, “büyük okyanus tan ayrılmış ufak bir gölcük gibidir.”