MAJI 13 – Aralık 2009

 

Neyzen Tevfik

Ulaş Gülyurt

Hacc-ı ekberse muradın kalbi eyle tavaf, Varsa cürmün, bilmemektir kendini, et i’tiraf.

 

Neyzen Tevfik, tüm hayatını özgürlüğün tutsağı olarak yaşamış, “hiç”i bulabilmek için, her şeyden vazgeçmiştir. Defalarca, sunulan refahı, hiç yere, elinin tersiyle itmiştir. Dünyada aradığı “şey”i anlatırken;  “Bir şeyin hasretini çekerim. Nasıl söz söylersem, nasıl düşünürsem, öylece, üç beş satır yazmak isterim, olmaz. Hani öldü, zartayı çekti, geberdi, gitmesi yakınlaştı, kuyruğunu titretti, mortoyu çekti, dünyaya gözlerini yumdu, öbür dünyayı boyladı, göçtü derler ya... hepsi bir manayı, ölüm masnasını ifade eder. Ben , bunların içerisinde bir tanesine namzedim: geberdi. Çünkü, her fert hayatında, muhitinde kazanmış olduğu nefret veya teveccühe göre muamele görür. Geberdi kelimesinin bir ünvan vergisi olmadığı için, ben ona namzedim. Hayatımda maskeli yaşamaktan başka bir şey olamadım. Maskeleri atamadım yüzümden. Ben başkaları gibi ulviyet sevdasında değilim. Benim cibilliyetimin çamuru, yaratış imalahanesinde yoğrulurken, Adem’e secde eden meleklerle ben de  burnumu tıkadım. Çünkü o çamur, fazilet lağımı gibi kokuyordu.” der.

 

Neyzen’in hiç’liği ararken bulunduğu hal, O’nu Don Quixote’e benzetir. Her ikisi de, kendilerinden çok “üstün güç”lerle savaşa girmişlerdir. Neyzen haykırmak zorunda hissetmiştir kendini;

 

“ ey bana kendini büyük tanıtan! Halime bak da varlığımdan utan!...” Onlar kazanamayacaklarını bildikleri bir savaşta, hiç bir şey yapmadan beklemek yerine, “var olmuşlardır”. Don Quixote “muhteşem” atına atlayarak, amansız yel değirmenlerine saldırmıştır. Tek kişilik bir ordu için, oldukça uzun bir masal... İçinde bulundukları paradoks yüzünden ( oynamak ve kaybetmek zorundasın...) mental “durumları”, çevrelerindeki insanlardan farklıydı. Maddesel farkındalığa dönebilmek için Don Quixote Sancho Pança’dan, Neyzen ise rakı, esrar, afyon ve akıl hastanesinden yardım alıyorlardı. Bir manada da Neyzen, varoluşçu-toplumcu karışımı zihnini “ayakta tutabilmek” için, aklın iki zıt kutbunu kullanmıştır; uyuşturucu’ya karşılık inziva.  İçti çünkü, acı hissediyordu... kendini dinledi çünkü, artık acı hissetmiyordu...bir daire...

 

Herhangi bir dairenin, herhangi bir noktasından başlayarak,saat yönü veya tersi istikamette “yeterince” ilerlerseniz, aynı noktaya geri dönersiniz. Gerçekten aynı nokta mı?

 

A noktasından yola çıkıp 360 derece ilerseniz, yine A noktasına gelirsiniz. Ancak matematiksel olarak “yeni” nokta B olarak adlandırılır. A noktasının yeri α açısıyla belirtilirken, B noktasının yeri (α+360) açısıyla ifade edilir.

 

A noktası tüm özellikler bakımından B noktasına denktir ama eşit değildir. Bu “iki” nokta aynı değildir.

 

Artık O nokta geçilmiş, yeni “şey”ler öğrendikten sonra tekrar O’raya dönülmüştür. Zamanla pek çok bilginin “doğru” olmadığı, zamanla “doğru” öğrenilir... zamanla “hiç”le karşılaşırsınız.

 

Bu durum, açıktır ki, insanoğlunun kendisi için düşlediği bir yaşam biçimi, bir serüvendir. Bu nedenle Migeuel de Cervantes Saavedara, Don Quixote romanını yazmış, Osmanlı halkı da Neyzen’e bir derviş gibi davranmıştır.

Tibet’in tantrik mistikleri düşüncelerin ‘maddesine’ tsal adını vermekte ve her zihinsel eylemin bir gizemli enerjinin dalgalarını üretmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Onlar, tüm evrenin zihnin bir ürünü olduğuna ve tüm varlıkların kollektif tsal’ları tarafından yaratılıp, canlandırıldığına inanmaktadırlar. İnsanların çoğu bu güce sahip olduğunu bilmemektedir, diyor Tantristler, çünkü sıradan insan zihni, “büyük okyanus tan ayrılmış ufak bir gölcük gibidir.”