MAJİ 10 – Ağustos 2009

 

LEKE

Kristal Güngörün

Etraf çok karanlıktı. O, karnını doyurabilme umuduyla gelmişti buraya. Ama neredeydi? Buradan nereye gidecekti? Tüm hayatını ordan oraya sürüklenerek geçirmişti zaten. Ne zaman bitecekti bu kayboluş, bu arayış, bu kaçış?

 

Birden, yorgandan sıyrılan kolu farketti. Bir odaydı burası, yatakta bir insan yatıyordu. Kızılötesi görüş organları sayesinde karanlıkta avını kolaylıkla seçebiliyor ve hatta dokunmadan, tatmadan kan grubunu bile ayırt edebiliyordu. İşte bu tam da onun ihtiyacı olan kandı.

 

Kanatlarını öyle hızlı çırpmaya başlamıştı ki, o kanı emmesi kaçınılmazdı. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu, onu arkadan kalleşçe vurabilecek bir düşmana karşı savunmasızdı. Sonunda kola ulaşmayı başardı. Uzun, siyah tüylerin arasında cebelleşti bir süre. Tanrım! Ne biçim bir insandı bu? Ne kadar kıllıydı. Ufacıkta olsa bir düzlük bulduktan sonra hortumundaki altı adet bıçaktan dört tanesi ile deriyi hızla kesmeye başladı. Ardından da hortumunu en yakın damara sokup diğer iki bıçağı da ete saplayarak kanı emdi.

 

Karnını doyuran sivri sinek, kılların arasından güçlükle çıktı. Evet, şimdi ne olacaktı? Yine mi başa dönmüştü herşey; acıkınca yemek ve tekrar acıkana dek sürünmek... Bir süre yatağın etrafında dolaştı. Havada daireler çizdi, deli gibi uçtu. Yatağın yanındaki masada reçelli bir kurabiye vardı. Hem de yatakta yatan insanın en sevdiği çeşitten; çilek reçelli. Üzerine kondu ve yapış yapış olan ayaklarıyla saatin, telefonun, prezervatifin üzerinde yürüdü. Canı acayip sıkkındı. Bu muydu yani her şey? Hayat bu kadar mı anlamsızdı?

 

Kanın tadı hortumunda, kurabiyenin reçeli hala ayaklarındayken uçup, bir kısmı 70’lerden kalma sararmış posterlerle kaplı, boyaları dökülmüş, sıvası çıkmış, eski duvarlara kondu. İnsan ise sokulduğunun bile farkında değildi. Ama sivri sineğin vızıltısından rahatsız olmuş olacak ki, yatakta dönüp duruyordu. “Ne aptal yaratıklar şu sinekler, insanın uyumasına asla izin vermezler.” diye düşünüyor olmalıydı İnsan ya da belki de rüyalar aleminden gerçeğe düşmekteydi vızıltı yüzünden..

Sadece İnsan değildi bir şeylerin farkında olmayan. Sinek de izlendiğinden habersizdi. Doğrusunu söylemek gerekirse izlenmiyordu da. Duvarda pusuya yatmış olan örümceğin görme duyusu son derece zayıftı. Ama sineğin uçarken çıkardığı sesi algılayarak, kendisine doğru yaklaştığını hissetmekteydi.

 

“İşte ağzıma layık bir yemek!” diye geçirdi içinden örümcek. Avını kendisine çekmek için kimyasal bir madde yayıyordu etrafa. Ve sinek, bu madde sayesinde örümceğe doğru yaklaşmaya başladı. Neler oluyordu? ,sinek ne olduğunu anlayamamıştı, bir şey onu çılgınca çekiyordu. İşleri akışına bıraktı, zaten karşı koymak faydasızdı. İçinde oluşan bu tuhaf merak, onu sıkıntılarından az da olsa uzaklaştırmıştı ve bu iyiye işaretti. Yada en azından sivri sinek öyle olduğunu sanıyordu. Örümcek duvara sabit bir ağ kurmak yerine, küçük fakat son derece üstün özelliklere sahip bir ağ örüp sineğin ona yaklaşmasını bekledi. “Neye uğradığını anlayamayacak ahmak.” diyordu kendi kendine. Mimikleri olsa pis pis sırıttığını söyleyebilirdim.  Sivri sinek başına geleceklerden habersiz, örümceğe doğru ilerliyordu. İnsan vücudundaki damarları zifiri karanlıkta bile kolayca ayırt edebilen sinek, ne var ki örümceğe doğru yaklaştığını bir türlü fark edemiyordu. Örümceğin ördüğü ağın görünümü, çubuklardan oluşmuş bir kafese benziyordu. Sinek sonunda örümceğin istediği kadar yakına geldi. Örümcek, avını yakalamak için harekete geçti ve ağı bacaklarıyla dışa doğru gerdi. Sivri sinek ve örümcek ilk kez o an göz göze geldiler. Sinek “Kahretsin! Bu da neyin nesi?” diyerek, tam bu sürüklenişe karşı direnecekken, örümcek beklenmedik bir şekilde ördüğü ağı, avının üstüne attı ve sineği ağın içine sardı. Sinek ağdan kurtulmak için çırpındıkça daha çok dolanıyordu. “Demek bu son öyle mi? Daha neden yaşadığımı bile anlayamamıştım ki ben..” diye geçirdi içinden debelenirken. Kıpırdayamaz hale geldiği an, örümceğin ziyafeti başladı. Olanlardan habersizce yataktan kalkan İnsan ışığı açıp odadan çıktı. İşemeye yada su içmeye gitmiş olmalıydı. Örümcek son lokmayı mideye indirdiğinde daldı odaya İnsan ve duvarda, cinayet mahalini yavaş yavaş terk etmekte olan örümceği gördü. Yere eğilip boş bira şişeleri, kıyafetler ve diğer ıvır zıvırlar arasından terliği bulup, “Pis yaratık!” diye haykırarak örümceği ezdi. Işık söndü, İnsan yattı. Örümceğin, sivri sineğin ve İnsan’ın kanı, imkansızca birleşip duvarda minik bir leke olarak kaldı...

Eğer algının kapıları temizlenseydi herşey insana olduğu gibi görünürdü, sonsuz.Çünkü insan kendisini kapattı, ta ki tüm şeyleri mağarasındaki dar çatlaktan görene dek...

 

William Blake