MAJI 13 – Aralık 2009

 

Çember

İlker Özmen

Duyularım hazla dolup taşıyordu. Ayaklarımın altında çıtırdayan dalların sesleri, etrafımı çevrelemiş kadim ve devasa ağaçların koca yapraklarının arasında salınan rüzgarın hışırtısıyla karışıyordu. Bu antik ormanın kalbiyle iletişime geçmek için orada olduğumu unutmuşçasına kendimi; yeşilin alabildiğine bir yelpazede, varolabilecek tüm tonlarını sunduğu bir renk okyanusunun kucağına bırakmıştım... Mayıs’ın doğaya tüm cömertliğiyle bahşettiği bu canlanma, birbirinin içine geçmiş yüzlerce farklı çiçek ve bitki kokusunu rüzgarla beraber burnuma taşıyordu. Sarhoş gibiydim. Yüz binlerce orman mahlukatının çıkarttığı sesler bir flarmoni orkestrasına taş çıkartacak kadar ahenkli ve rengarenk ezgileri kulaklarımla buluşturuyordu. Sık dal ve yaprakların örttüğü gökyüzünde koca bir ateş topu gibi parıldayan Mayıs güneşi, ağaçların ördüğü bu koca duvarda bulabildiği çatlaklardan sızarak ara sıra tenime değiyor, sanki ruhumu ısıtıyor ve yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştiriyordu. Kendimi ve öz benliğimi içten içe doğanın bu eşsiz güzelliğine vererek, içimde asılı duran büyük bir mutluluk hissiyle ve bu hediyenin bir teşekkürünün mırıltısıyla ağır ağır yürümeye devam ettim…

 

Ve nihayet, “Büyük Kaya” göründü. Ormanın bu en kutsal noktasının hemen önünde, ateşiyle uğraşan ve hafif hafif bir mantra mırıldanmakta olan Şaman beni bekliyordu. Aslında geç bile kalmıştım. Bu büyülü ormanın güzelliğine yenik düşen ruhum yüzünden oldukça oyalanmış olmalıydım. Ağır ağır Şaman’ın yanına yaklaştım ve birkaç adım kala, hemen yanıbaşında durdum. Şaman başını kaldırdı ve bana gülümsedi. Mavi gözlerinden şimşek hızıyla bir parıltının geçtiğini gördüm. Gülümsedim. O ise bir el hareketiyle oturmam için beni buyur etti. Tatlı çıtırtılar eşliğinde yanan küçük bir ateşin üzerinde, içinde kahverengi ve koyu kıvamıyla fokurdamakta olan İksir kaynamaktaydı. Meraklı bakışlarımı fark eden Şaman “İşte” dedi, “bu atalarımın kutsal içeceği, bu hakikate aralanan kapının anahtarı, bu kapanmış gözleri açan bir ilaç…” Gözlerini gözlerime dikmiş, bir şey söylememi veya sormamı bekler gibiydi. Konuşmadan sadece başımla onayladım, ifademe kendimi O’na teslim ettiğimi belirten bir mimik eklemeyi de ihmal etmedim. Çömelerek hemen karşısındaki yerimi aldım. İksir kaynamaya devam ederken, Şaman uzunca bir dal parçasını ara ara karışımın içinde gezdiriyor ve hazır olup olmadığını kontrol ediyordu. Bunu yaparken bir yandan da yeni bir mantra söylemeye başladı, gözleri yarı kapalı, transa geçmiş gibiydi. Ben de gözlerimi kapattım ve kendimi onun ağzından dökülen sözcüklerin sihirli ritmine bıraktım.

 

Ne kadar zaman geçtiğine dair bir hatıram yok… Şaman da ben de çok derin bir meditasyona girmiştik. Mantra sustuğunda gözlerimi açtım ve Şaman’ın iki eliyle bana doğru uzattığı şeyi, minik çömlek bir kapta sunduğu İksir’i gördüm. Kutsal içecek sonunda pişmişti. Şaman, “Tadına aldırmamalısın” dedi. “Çok farklı geleceğini biliyorum… Ayrıca İksir’i içinde tutmaya çalışma. Ruhundaki pislik ve tortu dışarı çıkmak isteyecektir, buna karşı koyma!” diye ekledi. Çömleği elime tutuşturdu ve hemen ardından kendi kabını alarak bir hamlede içiverdi. Ona itaat ederek ben de kendi çömleğimi kaldırdım ve içindeki kekremsi karışımı soluksuz, bir dikişte içtim. Gözlerimi kapattım ve Şaman’ın bu sefer çok farklı bir tonda ve ahenkte mırıldandığı yeni bir ilahiye kulak kesildim. Dakikalar birbirini kovaladı. Şarkının tonu yükseliyor, şiddeti katlanıyordu. Bu yükseliş içime de yansıyor ve tarifinde zorlandığım bir his tüm benliğimi kucaklıyordu. Gece, çökme hazırlığındaydı... Ormanın sessizliği yeryüzündeki tüm sesleri yırtacak kadar şiddetlenmişti. Ve ben, bir anda ruhumun derinliklerine kök salan “fırtınanın gözünü” gördüm, ve bana göz kırpışını… İçimde bir fırtına patlak vermek üzereydi ve son hazırlıklarını yapıyordu… Bu esnada Şaman, çığlıklar içinde şarkısını bitirdi ve ben tüm cesaretimi toplayarak gözlerimi açtım. Bu açışın, bir daha hiç kapanmayacak bir vizyonun ilk perdesi olduğunu, daha o anda hissetmiştim. Orman, hareketli gölgeler içindeydi. Şaman, masmavi gözlerini gözlerime dikmiş, binlerce duygu ve sözcüğün sıraya dizildiği bir bakışı bana fırlatıyordu. Ve o anda, bana anlattıklarını işitmeye başladım. Dudaklarının kıpırdamadığını, dahası ağzından tek bir sesin bile çıkmadığını fark etmek beni şaşırtmadı. Gölgeler, çemberi daralttıkça Şaman beni telkin etmeye devam ediyordu. “Korkma! İçindeki tüm pislik dışarıya çıkmak için sabırsızlanıyor, görüyorum. Bırak, aksın!” dedi. İçimdeki yükseliş devam ettikçe ne denli haklı olduğunu anladım ve daha fazla dayanamayarak maddenin ötesindeki bir gücün iteklediği tortumu, birikintimi ve çapaklarımı dışarıya fışkırtıverdim… Ruhumdaki tüm pisliği kustum… Ve kustum… Her an hafifleyen bir yükün rahatlığı tüm benliğimi sarmalamıştı. Gölgeler artık iyice belirginleşmeye başlamış, etrafımızda adeta dans ediyorlardı. Ağaçlar sallanıyor, kıpırdanıyor ve gölgelere eşlik edercesine bir ritm duygusuyla oradan oraya akışıp duruyorlardı. Ormanın gizli ve karanlık ruhları etrafımızda daha da dar bir çember oluşturup ateşimizin etrafında danslarını sürdürmeye devam ettiler. Şaman dudaklarını bir milimetre bile oynatmadan benimle konuşmaya devam ediyordu: “Bunlar öncüler, yitikler, kayıp ruhlar… Onlara aldırma! Sadece varoluş nedenlerini yerine getiriyorlar. “Hayvan”ını bekle, o seni bu gece muhakkak bulacaktır” dedi. Artık gördüklerim, gözün görebileceğinden fazlasını vaat etmekteydi.

 

Dört bir yanımızda akışan gölgeler, üzerimize eğilmiş ağaçların hareketiyle beraber yüzüme serin bir rüzgarı çarpıyordu. O anda şunu anladım: Evrenin merkezindeydim, varoluşun başladığı ve bittiği yerde, Büyük Kaya’nın hemen önündeydim. Ve fırtına çoktan patlak vermişti... Varoluşun engin şelalesinin önündeki bariyerler kalkmış, oluşun görkemi tüm kudretiyle bilincimi fethetmişti. Uzak boyutların saklı varlıkları ateşimizin başına üşüşmüş, bir karnaval düzenliyorlardı adeta. Yasaklı metinler, büyülü sesler ve kadim ilahiler boşluğu dolduruyor; ruhum onu hapseden bedenimi yırtarak bu cümbüşün içine karışmak için adeta can atıyordu. Ve Leopar’ın çığlığı o anda duyuldu ve gölgeler o anda kayboldular. Sesler o anda sustu ve ağaçlar o anda doğruldular. Rüzgarın şiddeti o anda azaldı ve Şaman o anda gülümsedi.... Leopar, dolunayın yoğun ışığı altında simsiyah parıldayan tüyleri ve tıpkı yayına çekilmiş bir ok gibi gergin bedeniyle Büyük Kaya’nın tam üzerinde dimdik durmuş, gözlerini pür dikkat benim gözlerime kilitlemiş, beni seyrediyordu. Ürperdim... Ve o bir anda atik bir hareketle önüme atladı. Kıpırdayamamıştım bile. Burnunu benimkinin hemen önüne kadar uzatarak, tam önümde, karşımda durdu. Leopar’ın o hipnotize edici bakışlarına kilitlenip içime akıttığı vahyin çalkantısını kontrol etmeye çalıştım. Tüm bu akışın yoğunluğuyla mücadele ederken, karşımdaki hayvanın bakışlarındaki o tanıdık hissin ne anlama geldiğini çözmem çok zor olmadı. Bunu algılayabilmek için hiçbir felsefi dayanağa, hiçbir zihin oyunu çözümüne veya vahiye gerek yoktu çünkü. Tek yapmam gereken, bir “Ayna”yı düşlemekten ibaretti…O gece orada, evrenin merkezinde, insan zihninin algılayamayacağı bir dilim zaman içerisinde, tam karşımda duran ve aslında –elbette- bana ait olan o gözlere baktım. Hayvanımı kucakladım. Ormanın kendisine bestelediği güftelere kulak kesildim, dolunayın bin yıllık hikayelerini işittim. Şaman’ın kozmik vizyonlarına vakıf oldum ve uzak güneşlerin ışığını gözlerimde, sıcaklığını ise tenimde hissettim. Sonsuzluk çeşmesinin vahşice çağlayan suları içerisinde bir noktayken salt bir boşluğa dönüştüm, bir an için de olsa oluşun kendisi oldum. Bilincimin, benliğimin ve tözümün etrafında tam bir tur attım ve başladığım yere dönerek çemberimi kapattım.

Tibet’in tantrik mistikleri düşüncelerin ‘maddesine’ tsal adını vermekte ve her zihinsel eylemin bir gizemli enerjinin dalgalarını üretmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Onlar, tüm evrenin zihnin bir ürünü olduğuna ve tüm varlıkların kollektif tsal’ları tarafından yaratılıp, canlandırıldığına inanmaktadırlar. İnsanların çoğu bu güce sahip olduğunu bilmemektedir, diyor Tantristler, çünkü sıradan insan zihni, “büyük okyanus tan ayrılmış ufak bir gölcük gibidir.”