MAJI 17 - Kasım 2010

 

Baudrillard ve Hipergerçeklik

Özgen ALPOĞLU

Bu yazıyı yazmak ve paylaşmak istememin nedeni çoğumuzun bir süredir vakıf olduğu bir durumla –içine doğduğumuz dünyanın simülasyonlar vasıtasıyla yaratılmış ve o şekilde devinip giden büyük bir sistem olduğu düşüncesi (gerçeği?) ile- 20. Yüzyılda kuramsal boyutta uğraşmış biriyle karşılaşmam oldu.

 

Üretme ve tüketme biçimleriyle, kaygıbiçimleriyle, mutluluk biçimleriyle vs.. kendi içinde tasarlanmış  ve gerçek kılınmış,  kaynakla bağlantısını yitirmiş yaşantı biçimlerine dönüşmüş gerçeklik algısı tümüyle etrafımızı sarmış durumda. Buna bir isim vererek bu evrenin özelliklerini, çalışma prensplerini ve sonuçlarını yazmayı ilk akıl eden de Jean Baudrillard olmuş.Duruma uygun düşen şekilde bunaHipergerçeklik - Simülasyon adını vermiş.

 

İnsan bilimler alanında ortaya atışmış en tuhaf, en gerçekçi, en metafizik, en tehlikeli ve -bana kalırsa en önemli kuram Hipergerçeklik yani Simülasyon Kuramı. Tarif ettiği simülasyon evreni gibi uçsuz bucaksızdır ve bize hiçbir şey vaad etmez, o nedenle biraz yıpratıcı olabilir. Zaten Baudrillard’ın bir sürü eleştiriye maruz kalmasının nedeni böyle bir kuram bulmuş biri olarak onunla ne yapılacağını söylememesi olmuş…Bunun ilk nedenini belki de Baudrillard’ın yaşadığı çağda aramak gerek. Aslında onun durumu Lumiere kardeşlerin sinematografiyi keşfettiği zamana benziyor biraz da. Onlar sinematografinin mucitleri olarak bu icadın aradan elli, yüz yıl geçtikten sonra nasıl bir toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik anlama, işleve ve içeriğe sahip olabileceği konusunda en ufak bir fikre bile sahip değillerdi…ki hem Baudrillard hem Lumiere kardeşler istemiş olsalardı dahi bunu içinde yaşadıkları topluma anlatmayı becerip kabul ettirebileceklerine inanmak delilik olurdu.

 

HipergerçeklikSimülasyonlar..simülatörler..fraktallar..dijital durumlar.,?!

 

“Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun, gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesine hipergerçek yani simülasyon denir.”

 

Baudrillard’a göre sinema da bir simülatördür. Örneğin Quentin Tarantino’nun “Soysuzlar Çetesi”ni ele alalım. Simülasyon evrenindeki bir savaş simülakrı olan İkinci dünya savaşının film evreninde simüle edilmiş hali “Soysuzlar Çetesi”dir. Ancak bu film İkinci dünya savaşı sırasında dünyanın içinde bulunduğu durumu hatırlatmaktan çok unutturmaya yönelik bir girişimdir.  Başka bir örnek daha: Alejandro Jodorowsky’nin “Holy Mountain” filmindeki kel, obez, kırmızı komik kıyafetleri içindeki kötü niyetli din adamları, simülasyon evrenindeki en güçlü simülakrlardan biri olan din simülakrı içindeki figürlerin film evreninde simüle edilmiş halidir. Bu formüle dayanarak gerçekliğin kitle ve simülasyon düzeyinde yeniden üretilebilir olduğunu söylenebilir.

 

Baudrillard’ın en sevdiği simülasyon alegorisi ise bir Borges masalıdır: İmparatorluğun hizmetindeki haritacıların çizdikleri harita sonunda imparatorluğun topraklarına birebir eşit boyutlarda bir belgeye dönüşür… ancak çökmeye başlayan İmparatorlukla karşılaşan insanlar vardır. İmparatorluk çökmekte, harita parçalanmakta, artık ikisi birbirinden zor ayırt edilmektedir. İkisi de çürüdükçe özüne yani toprağa dönüşmektedir. Başka bir deyişle artık sağda solda karşılaşacağımız harabe ve yıkıntılar haritaya değil gerçeğe, çölde karşılaştığımız kağıt parçaları ise İmparatorluğa değil BİZE yani çöle dönüşmüş bir gerçeğe ait olacaklardır.

 

Ancak bu yine de ikinci tür bir simülasyondur. Şu anda, 21. Yüzyılda bu türden simülasyonlar çok daha masum kalıyor sanırım. Çünkü harita ile toprak arasındaki ayrım net, seçilebilirdir. Oysa Hipergerçeklik evreninde bu türden soyutlamayı çekici kılan şiirsel, kestirilebilir bir ayrımdan söz edemiyoruz…yani bu kez ne harita öncesinde ne de sonrasında bir toprak parçası var.

 

“Gerçek ya da hakikate özgü perspektifle bir ilişkimizin kalmadığını gösteren bu farklı bir uzama geçiş olayıyla birlikte, tüm gönderen sistemlerinin tasfiye edildiği bir simülasyon çağına girilmiştir” (Baudrillard).

 

Burada yok olan şeyin adını metafizik koymuş Baudrillard. Kendisi metafizikten ibaret  olan bir sistemde metafiziğe gerek bile kalmadığından olabilir. Günümüzde gerçek artık minyatür hücreler, matrisler, bellekler ve komut modelleri tarafından üretiliyor.-bu sayede gerçeğin sonsuz sayıda yeniden üretimi de mümkün oluyor. …o zaman neden hala gerçeğe ihtiyacımız olsun ki.

 

Bu inanması zor evrene adım attığımız anda gerçek bu negatif süreçle başa çıkacak (boy ölçüşecek) bir durumda olmuyor. Gerçek, ideal olanın yanında küçümseniyor, ilkel bulunuyor.

 

Gizlemeye, sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak diyorsak; simülasyona da sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmak, diyebiliriz. Ancak bu olay sandığımızdan daha karmaşık bir şey. Çünkü simüle etmek tam olarak –mış gibi yapmak değildir. Littre’nin bir örneği: “Hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır. Bir hastalığı simüle eden kişi ise kendinde bu hastalığa dair semptomlar görülen kişidir. Öyleyse –mış gibi yapmak ya da gizlemek gerçeklik ilkesine bir zarar vermez yani bunlarla gerçeklik arasında açık seçik, gizlenmeye çalışılan bir fark vardır. Simüle eden kişi gerçekten hasta mıdır, değil midir? Çünkü bu insan gerçek semptomlar üretmektedir. Simüle eden kişiye ne hastasın ne de değilsin denebilir.

 

Simülasyon “gerçekle” “sahte” ve “gerçekle” “düşsel” arasındaki farkı yok etmeye çalışıyor. O zaman bir deli ile bir simülatör arasındaki farkı nasıl ayırt edilebilir?Sinemadan insan bedenine… buradan da din konusuna gelelim. Tabii ki burada Tanrısal bir güç simülakrına gönderme yapılmaktadır.“Simülakrların mabetlere girmesini yasakladım çünkü  doğaya hayat veren tanrısal güç yeniden canlandırılamaz”.

 

Baudrillard pek tabii bu tanrısal gücün de yeniden canlandırılabileceğini söyler. “Örneğin ikona ya da simülakr şeklinde çoğaltıldığında neler olup bitmektedir? Örneğin imgelere dayalı görsel bir teolojiye dönüştürüldüğünde hala ilahi bir gücün özelliklerine sahip olabilmekte midirler?”. Tüm bu devasa dini yapılar, içindeki paha biçilmez ikonalarla birlikte öyle ihtişamlı ve çekiciler ki, bu özellikleriyle devreye girdiklerine belki de bu ilahi gücün ortadan kalkmasına neden oluyorlardır? Sonuç olarak ikonlar aracılığıyla tezgahlanan bu oyun sayesinde görüntüler algılanabilen ve anlaşılabilen bir Tanrı düşüncesinin yerini alabiliyor.

 

İkonaklastlar kutsal imgeleri yok eden insanlara verilen bir ad. Bu insanlar kutsal imgelere tapınmaya karşı olan Bizans İmparatorlarının yandaşı olan insanlardı. Bizim tanık olduğumuz hali de devasa Buda heykellerini parçalayan Arap ikonoklastları olsa gerek. Baudrillard’a göre bu insanların simülakrların sahip olduğu bu mutlak güçten korkmalarının tek nedeni ikonaların Tanrı düşüncesini insanların bilincinden silip atabileceğini sezmeleri değil. Bunun yanı sıra sonuç itibariyle bu korkunç hakikatin Tanrının asla var olmadığı, yalnızca simülakrları aracılığıyla var olabildiği hatta kendi simülakrlarından başka bir şey olmadığı düşüncesine göndereceğinin farkına varmış olmalarıdır.  “…Tanrı bile simüle edildikten yani Tanrıya olan inanç göstergelerine indirgenebildikten sonra gerisini varın siz düşünün! İşte o zaman bütün sistem yer çekiminin etkisinden kurtulmuş bir kütle, devasa bir simülakra dönüşmektedir –bu gerçek dışı bir şey değil bir simülakrdır yani gönderenden yoksun ve nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen, hiçbir şeyin durduramadığı bir kapalı devre içinde, gerçeğin değil yalnızca kendi kendinin yerine geçebilen bir şey”.

 

Aslında bu noktada Baudrillard’ın imge denen şeyi nasıl dört şekilde tanımladığına bakmak gerek. İlkinde –derin bir gerçekliğin yansıması olarak imge- imgeye (önceden bahsettiğim nedenlerden ötürü) olumlu bir anlam yüklenmiş.  İkinci durumda –derin bir gerçekliği değiştiren ve gizleyen imge- ise imge olumsuz bir niteliğe sahip, kötü bir büyü niteliğinde. Derin bir gerçekliğin yokluğunu gizleyen imge durumundayken imge bir durumun yerini almaya yani bir büyüleme aracı olmaya çalışıyor. Dördüncü ve son durum ise gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan yani kendi kendinin saf simülakrı olan imge durumudur.  Bu durumda imge artık görüntü düzenine değil simülasyon düzenine ait bir şeydir.

 

…son bir şey.Son durumdaki imgelerle yoğun olarak karşılaştığımız bu zamanlarda simülasyonun derin bir türü içindeyiz. Bu sıkı sıkıya denetlenen evrende de bazı hata reflekslerinin ortaya çıktığı bir gerçek. Bu hatalar yaşanan dijital ve fraktal duruma sımsıkı bağlı tabii ki… ve bir o kadar da kaçınılmaz.

 

-----------------------------------Jean Baudrillard kimdir?

 

Fransız. Düşünür. Sosyolog. Kuramcı. Post  modern? Kimilerine göre… Kendisinin cevabını bir söyleşide buldum:“ Soru: ‘Pek çok insan sizin post modernizmin en büyük rahibi olduğunuzu düşünüyor. Siz ne diyorsunuz?’ Cevap: ‘Bu rahiplik referansının yersiz olduğunu düşünüyorum. Söylenebilecek ilk şey, bir insanın büyük bir rahipten söz etmeden önce post modernizmin ya da post modernin ne anlama geldiğini sorması gerektiğidir. Bu kavrama benim kadar uzak biri olamaz. Post modernizm bir deyimdir, insanların kullandığı hiçbir şey ifade etmeyen bir deyim. Hatta o bir kavram bile değildir, hiçbir şey değildir’”

 

Kaynaklar / ReferencesJ. Baudrillard. Simülakrlar ve Simülasyon.Baudrillard J.(2001). Tam Ekran.Stanford Encyclopedia Of Philosophy.Jean Baudrillard. http://plato.stanford.edu/entries/baudrillard/G. Saraçoğlu. Jean Baudrillard ve Simülasyon. http://www.sinemasal.gen.tr/simulasyon.htm

“Özgürlüğe doğru bir milim olsun ilerleyebilmek istiyorsak, dünya vizyonumuzu ters yüz etmemiz gerekir. Bu muazzam bir çaba  alacaktır. Buna rağmen, daha büyük  bir mutluluk yoktur. Benliğinin sonsuzluğunda fethedeceğin bu bir milim, olaylar dünyasındaki okyanusları yutabilir.

 

dreamer