MAJI 17 - Kasım 2010

 

Ayrıksı ?

Yazı: İlker Özmen

"İki ayrı kefeden oluşmaz denge... Kucak kucağa, iç içe geçmiş iki karşıtın sevişmesidir o. Ve sen, nereye bakarsan bak, hep bunu göreceksin: Hiçliğin içindeki sonsuzu, siyahın içindeki beyazı, kötünün içindeki ışığı ve kaosun içindeki düzeni!"liserjik düşlerde gezinirken - ay'ın karanlık yüzü / 2010***Antik Yunan kozmolojisine göre ilk önce “Kaos” vardı. Uçsuz bucaksız ve karanlık olarak tabir edilen bu oluşun içinden ilk çıkanların Gaia ve Eros olmaları ne de manidar!

 

Günümüz fiziğinin açtığı algı kapılarından sızanlara göre Evren karmaşa üzerine kuruludur. “Entropi” olarak kelimeleştirilen bu durum bir sistemdeki düzensizlik ve bunun sonucu olarak atıllaşan faydasız enerjiyi temsil etmekte... Bu eğilimin temeline göz attığımızda görünen manzara şu: İkisi temelde aynı tözden gelse de, enerjinin yoğunlaşmış bir formu olarak niteleyebileceğimiz "madde", (görünürde) kendi durumunu muhafaza etme eğilimdeyken, akışkan "enerji" ise bu sıfat gereği sürekli devinim, değişim ve dönüşüm göstermeye hevesli gibidir. Aslında tüm oluş sürekli olarak kendini en düzensiz yere doğru ilerletmeye heveslidir. Peki bunun sebebi ne? Çünkü doğa “denge”yi sever ve iki enerji seviyesi birbirine denk olana dek hareket ve akış devam eder. -Yani, aslında düzene doğru devinme "arzusu" taşıyan bu büyük nehir, an be an kaos yaratımı sürecini yakalayarak tekrardan mutlak denge ütopyasına doğru yol alır... -Ta ki tekrar ve bu sefer farklı bir armonik düzey yakalayana dek. Bu fikir, kafamda şöyle bir imge yaratıyor: “Düzensizliğin düzeni”. Yani Kaos’un bile oturduğu bir şablonun olması düşüncesi, birçok anarşist fikre kollarını kocaman açabilecek bir evrensel motif ve gerçekten de üzerinde biraz daha derin düşünmeye değecek kadar manidar.***

 

Kozmosun, gezegenimizin, doğanın ve dahi insanlığın kurduğu sistemler bir büyük bütünün parçası, oradaki şüpheyi geçmek gerek! Bir fraktalin elemanları olarak makrodan mikroya uzanan bu zincir gene dengeye doğru akmaya devam etmek eğiliminde. Öte yandan sistemler doğaları gereği çökmeye mahkumlar çünkü entropi her zaman tek taraflı olarak ilerliyor. Yani, soğuk bir kış gününde açılan camdan dışarıya çıkan sıcak hava asla geri gelmez. Ve soğuk hava da içeriye girmez. Ya da kapağı açılan bir parfüm şişesinin içindeki koku molekülleri her zaman şişeden çıkarlar fakat oraya geri girmezler. Ve karbon bazlı yaşam formları da birbirlerini tüketerek ve dönüştürerek çemberlerinde ilerlerler. Yani, tüm bu süreçler tersinemez nitelikte. Peki ne? Her uzamda muhakkak ki bir nokta gelecek, sistem dağılıp çökecek, ancak çöküşün vücuda getirdiği yeni elemanlar tekrardan uyumlanarak yeni bir denge konumuna gelecek ve yepyeni bir sisteme ve manaya hayat verecektir. Bu, “her şeyin büyük döngüsü”nün ana motiflerinden birisidir ve Varoluşun her kademesinde, atom altı boyutta da, galaktik boyutta da, gezegenimizdeki yaşam formları boyutunda da böyledir. Bu bir “imza”dır, ve uyum ve denge kavramlarını anlamanın en sağlıklı yolu gene bu imzayı referans almaktır -diye düşündüm-. Yok oluştan türeyen varoluş, tıpkı Maya’ların ilk atasının kendini kurban ederek dünyayı ve Hayat Ağacı’nı oluşturması gibi…***

 

Tüm oluş iç içe geçmiş birer “döngü”ler yumağıdır. Modern fiziğin "big bang" olarak adlandırdığı o ilk hareketin gerçekten de "ilk" kez gerçekleşen bir durum olduğu fikrine ne denli tutunmalıyız? Benim algımca ilk olmadığı gibi, son da olmayacak. Patlamalar döngüsünün neresinde olduğumuza dair fikir sahibi olmak başka bir zihin mesaisine gebe olsa da, eninde sonunda yok olacağı öngörülen evrenin, "ölümlü" oldugu fikri kendisini incelediğimizde hiç de anlamlı gelmiyor. Tek noktadan sadece bir kez başlayıp sonsuza dek genişlemeye devam edecek bir evren modelinin yanı sıra şu fikir bana daha “evrensel” gelmekte: Kozmosu genişleten tüm enerji bir gün tükenecek, ve o anda her bir köşesinde belki de ilk kez “mutlak” bir uyum ve dengenin hakim olduğu kainat, genişlemeye başladığı noktaya doğru tersine hareket ederek çökmeye başlayacak. -Ve o mutlak denge/uyum anını ben “kozmik satori” buyuruyorum, büyük aydınlanma, her partikülün esridiği evrensel zirve!- Çökmenin sonucunda, sonsuz yoğunluktaki madde ve enerjinin tek bir noktada toplanmasını takip eden bir “Planck zamanı” içerisinde tekrardan ne olacağı ise malum: Yepyeni bir oluşa hayat verecek olan, belki de 314.159’uncu “büyük patlama” ! Belki de bu sefer hikayemiz daha farklı olur umuduyla, yepyeni bir Evren’e merhaba!***

 

Kaos gerçektir, bir bilgidir ancak mutlak değildir. İçinde barındırdığı denge, bir karşıtlık değil, bir uyum meselesidir. Taraftarlık değil, bütünlüktür. O bir denge ki, terazinin iki kefesiyle ilgili değildir, kefelerin tam ortasıdır. Gece ya da gündüz değil, tam şafak zamanıdır. Sıfırdır ve her şeydir. Her an vardır ve aslında mutlak anlamda hiç olmamıştır. Denge, kendini oluşturmaya çalışırken dengesizliğe sebep olandır. Dengesizliğin tavan yaptığı noktada yok olandan doğandır. Evrenin sırrının paradokslarda(!) gizlenmiş olduğuna işaret edendir. Ruhsal Varlık boyutunda düşününce de kutsaldır denge: Sürekli kovaladığımız, devinim sürdüğü ve bu nehir aktığı sürece kainatı üzerinde taşıyacak tinsel bir mefhum, döngülerin lokomotifi olan bir güzellik ve deneyimdir. Alemlerin “aslı”na refakat edendir. Bütünlüğü ve tekilliği manalarıyla birlikte öylesine güzel taşır ki sırtında, o anlamların derinine dokundukça ruhlar ürperir, bilinçler titreşir. An be an.

 

Evren boyutu ile bir olmak ve tüm insanlarla ortak olan bir frekansta titreşmek, olsa olsa sevinç ve mutluluk gözyaşları getirir. Evrensel müziğin titreşimine katılmak için insanın, bütün içindeki önemini ve görevini kavraması, yani kendi notasını en iyi biçimde icra ederek Evren müziğini daha zengin ve mükemmel hale getirmeye çalışması gerektiğini kavraması gerekir.

Eric Fromm

 

Esriyen bir zihin ne yapar? Kendinden feragat eder elbette. İçeride kalamaz artık, uçup gitmelidir, karışmalıdır kuant köpüklerine…Benliğimi, gerçek özümü, varlığımı bu düzleme bağlayan bir anahtar ise zihin, mutlak özgürlüğü duyumsamak adına onu katletmek vacip oldu… Öylesine sarmalamış ki bilincimi, sonsuzlardan hallice bir matruşka gibi ruhumun çeperleri… Bir katmanı açtıkça, içinden bin katman çıkıyor. Zihnin duvarları gözümün içine içine ne de alaycı bakıyor!

 

İçeriye doğru ilerledikçe kabuklar incelmeye, o grift kitle sağlamlığından eksiltmeye başlıyor. Özümün ışığı ellerimin arasında parıldıyor hafif hafif, gölgesi esrik     gözlerime çarpıyor. Dokunduğum her şey bir parçam oluyor –muydu? Hayır. ‘Aslı’nda bu yalnızca bir uyanış ve fark etme meselesi... İlk defa o anda bütünleşmek değil, zaten zamanın başlangıcından beri bütün olmak ama bunu gözlerimden, hislerimden saklayan bir perdenin varlığı buradaki gerçek! O kapkara perdeyi uçlarından ışıklar saçılan parmaklarımla parçalamak! Gözlerimi kapattığım anda hissettiğim dağılmanın aşkıyla akan gözyaşlarının tadının tuzlu olmadığını fark ediyorum. Doğarken akıttığım gözyaşlarına benziyor tadları, birer dirhem bal gibiler tıpkı.

 

Madde mi ağır mana mı? İkisini aynı kazanın içine koyup karıştırmaya başlayınca, ortada karışacak bir “fark”ın olmadığını görmek hayret uyandırıcı değil artık. Ellerimden fışkıran beyazlar siyahı parçalarken, ayaklarımdan yukarıya tırmanan siyahlar da kalbimdeki beyazı avuçlarına alıyor. Ben tümlüğün içine kuant kuant akarken, tümlük beni fırtınanın gözünün tam göbeğine bırakıyor. “Ben” dediğim şeyin sonundayım artık, ölmek ve doğmak’ın birleştiği yerde, çemberin kapandığı, tüm zaafların yerle yeksan olup, tüm soru işaretlerinin birer noktaya dönüştüğü; ünlemlerin sessizliğe, çığlıkların fısıltıya, tüm notaların tek bir evrensel kapı gıcırtısına evrildiği yerde! Hiçbir düşünce, hiçbir yorum, hiçbir yargı ve cümlenin yer almadığı; saf Oluşun kudretli kollarında; hatıra sathından kıyaslarla sanki anne kucağında, baba omuzlarında, kardeş kolunda, sevgili koynunda  -ki nedir bunlar O’nun yanında? Safkan algılama, her şeyin içine aktığı ve bilincin geldiği yere, kaynağa döndüğü o nokta, işte tam da o nokta! Tarif etmeye, anlatmaya çalıştıkça kelimelerin elinde parçalandığı, cümlelerin manasız boşluklara yakınsadığı o nokta… Boyutsuz, zamansız ve mekansız olup da, her şeyi içinde taşıyan o nokta… Geldiğim, geldiğimiz ve hep beraber, elele döneceğimiz o nokta... Özgürlüğün, bütünlüğün, tekilliğin ve hakikatın bize el salladığı bir olay ufku, geri dönüşsüz, dönülse de üzerine bir parça bırakılası, bırakılan parçanın hatırası her bir an ılgıt ılgıt taşınası o nokta…

 

Bir varmış, bir varmış. Sadece BİR varmış. Ayrılığı tetikleyen, öğretilmiş ve üzerime kakılmışları birer birer attıkça sırtımdan, tüy gibi hafifleyen ruhum evreni karşısına alıp kollarına yırtarcasına açacak kadar cesur artık. Amma, varlığın haşmeti çok, varlık büyük, varlık devasa, varlık ağır ve varlık kudretli. Çok çok güçlü… Bir naif ruhun içine haşmetinden bir damla bile kondursa, neler olur diye ürküyor gene de titrek aklımın son kırıntıları. Olsun dedim, bir deli cesareti… Sarıldım evrene, geldiğim yere. Dünyaya düşen yıldız tozlarının kırıntılarıyız yerkürede... Kozmik bağın alevleri bağrımı ısıtıyor. Evde hissetmek, doğduğundan beri ondan çevirip de kafanı yere indiremediğin o gökyüzü, seni çağırırken her düşten önce, en uzak düşün gerçek olduğu yerde; gözlerinden boşanan eriyik kurşun damlalarını avuç avuç serpmek yerlere! Aşkıma ağlıyorum, doğumuma, varlığıma…Beni var edene şükranlarımla!

“Özgürlüğe doğru bir milim olsun ilerleyebilmek istiyorsak, dünya vizyonumuzu ters yüz etmemiz gerekir. Bu muazzam bir çaba  alacaktır. Buna rağmen, daha büyük  bir mutluluk yoktur. Benliğinin sonsuzluğunda fethedeceğin bu bir milim, olaylar dünyasındaki okyanusları yutabilir.

 

dreamer