MAJI 12  - Kasım 2009

 

Amsterdam

yazı: Sumru Türelfotoğraflar: Kerem Güner

Ozora sonrası Amsterdam….. Hazır Schengen vizesini almışken olmazsa olmaz gezilecek bir kent. Uzun bir yolculuk sonrası Amsterdam Schipol havalimanında buluyoruz kendimizi, buluyor muyuz kaybediyor muyuz orası biraz meçhul çünkü Schipol havalimanı zaten bir şehir kadar…çantalarımızı alıp metroya, metrodan tarihi Centraal Stationa, oradan tramvayla Amsteldeki küçük sevimli otele...Hepsini o kadar seri bir şekilde yapıyoruz ki biz de şaşırıyoruz daha önce geldik mi biz yoksa buraya diye..Amacımız eşyaları bırakıp keşfe başlamak hemen.

 

Özellikle Amstel bölgesinde seçtiğimiz kanal kenarındaki otelimize ulaşıyoruz sonunda. (Aklınızda olsun odaları küçük olsa da daima merkezi otel tercih edin Amsterdam’da). Amsterdam 12.yy.da Amstel nehrinin kenarında küçük bir balıkçı köyü olarak kurulmuş. Etrafımızda gezebileceğimiz nereler var diye rehbere bakmaktansa yollara atıyoruz kendimizi bir elimizde harita. Bisiklet şehri burası  adeta. Yürürken en çok dikkat etmeniz gereken şey bisiklet yolları.  Yaya yolu zannedip atmayın kendinizi yola, her an bir bisiklet çarpabilir yoksa size. Küçücük bir şehir olmasına rağmen (hatta  bir yerde okuduğum “Avrupanın en büyük küçük şehri “tanımı geliyor aklıma) o kadar dolu ve canlı ki; 3 gün yetmeyecek galiba diye üzülüyoruz ama sonra rahatlatıyoruz kendimizi “e bir daha geliriz!”   Rehbere şöyle bir göz atıyoruz hemen günleri planlıyoruz şehir, müze-kent adeta.  Eski mimarisi ve kanallarıyla size bir yandan romantizmi yaşatırken kalabalığı, enerjisi ve gece hayatıyla eğlenceyi de tattırıyor.

 

Herkesin yüzünde bir tebessüm var, herkes yardımcı, sınırlar yok burada ve sanki hep burada yaşıyor gibisiniz. Tabular ve egolar sıfırlanmış sanki 2009’da değil bu şehir …Gezip, yemek yiyip,  coffe shoplara atıyoruz kendimizi sonra tekrar acıkıp gecenin ilerleyen saatlerinde meşhur patates kızartmalarından alıp sokaklarda yürüyoruz. Ulaşım hiçbir zaman dert olmuyor size. Her türlü imkanınız var; bisiklet kiralayabilirsiniz, tramvay, minik dolmuş otobüs veya Tayland’daki benzer bisiklet took-took’ları ulaşım için kullanabilirsiniz. Ertesi gün kanal turuna katılıyoruz. Fotoğraf makinası düşmüyor elimizden bir o cama bir diğerine koşturuyoruz ağzımız kulaklarımızda. Evler sanki şekerden yapılmış gibi, çoğu evin çatı mimarisinin ayrı hikayeleri var. Dünyanın en büyük yüzen Çin Lokantasını görüyoruz, yüzen evler zaten muhteşem, hangisini çekeceğimizi şaşırıyoruz. Otelimizin olduğu Amstel kanalından gecerken tam karşımızda duran evleri gösteriyor rehber “Danseden Evler” deniyormuş onlara. 3-4 ev zamanla kaydığı için birbirlerine yaslanmışlar öyle keyifliler ki..

 

Park ve müze zengini burası; Van Gogh müzesini gezme fırsatım oluyor, tabii dünyalarda benim oluyor, orada bir ressamla daha tanışıyorum “Odilon Redon”.  Müze sonrası etrafındaki parkta özenip biz de çimlere yayılıyoruz ve yağmur başlıyor ardından, “oturmayın gezin” dercesine...Sabah kahvaltı ve kahve keyfimizin ardından yine hızlı bir güne hazırlanıyoruz. Hemen arka sokakta kurulan hediyelik eşya ve 2.el eşyaların satıldığı hatta rasta için bile standın bulunduğu pazarı alt üst ediyoruz.  Hatta pazarda tanıdık yüzler görüyoruz Ozora’dan... Aldıklarımıza rengarenk lale soğanları da dahil tabiî ki.. oradan çiçek pazarına geçiyoruz, envai çeşit kaktüsle beraber yine laleler ve magnetler..Durmak yok, bugün Dam meydanı keşfedilecek..yine yürüyerek..

 

Şehrin kalbi olarak geçiyor, bu meydan her türlü aktivite burada yapılıyormuş ve birkaç tane pandomim sanatçısıyla karşılaşıyorsunuz burada. Ünlü mumya müzesi Madam Tussaud'da bu meydanda. Oturup dinlenme ve bira zamanı diyerek Heiniken keyfi yapıyoruz bir süre..Akşamı Red Lİght’da geçirmek üzere Dam meydanından ayrılıyoruz. Red Light biraz ihtişamını kaybetmiş, eskiden gidenlerin anlattığına göre.. Ama bu şehir her türlü çeşitliliği sunuyor size, dedim ya romantizm, gece hayatı, eğlence… Kimisi için et pazarı kimisi için tabuların olmadığı bir yer burası.  Gündüz vakti gayet sakin, kendi halinde bir mahalle iken hava karardığında kırmızı neon ışıklı camların ardında dans eden kadınlar ve showlar için kapılarda size bilgi verenlerle ve tabiî ki sex shoplarla adım başı karşılaştığınız bir yer. Hollanda’nın en eski mesleğinin sergilendiği yer olarak da geçiyor elimizdeki rehberde. Ne olursa olsun gidip, görmek ve yaşamak lazım..

 

Dönüş günümüzde tutturuyorum hayvanat bahçesine gidelim diye. Gidiyoruz ve gittiğimizde öğreniyoruz ki Avrupa’da kurulmuş en eski hayvanat bahçesiymiş burası.(www.artis.nl) Alıştığımız gibi şehrin dışında, değil tam tersine içinde kocaman bir yer. Doya doya gezmek için tam bir gününüzü ayırmalısınız oraya.  Girişte buzağıları ve yavru keçileri sevebileceğiniz serbest alan yapmışlar, hayatımızda ilk defa  buzağı sevdik  bu sayede… Paleontoloji müzesinden tutun böceklere kadar her türlü canlı var. Hatta kanalda yüzen balıkları bile akvaryum bölümüne koymuşlar, kanal kesiti havasını vererek. Bir de en çok sevdiğim Lemur’lar yine sizinle iç içe…Dev kaplumbağalar ve hatta kelebekler.. gezmekten ayaklarımız ağrıdı en sonunda..

 

Akşamına yine yolculuk var, bu sefer hedef Prag… Aslında hiç ayrılmak istemiyoruz buradan. Her şeyi çok özleyeceğiz biliyoruz; oteldeki kedimizi ve hatta her sabah burnumuza kadar gelip enteresan enteresan bakan balıkçılımızı bile.. Yemek ve toplanma sonrası veda ediyoruz Amsterdam’a, yarı buruk yarı tebessümle Prag’ı  keşfetmek üzere…

Hangi uzak yarlarda ya da hangi uzak göklerde

Kurban edildi gözlerindeki ateş?

Hangi kanatlar erişebilir ona?Hangi el kavrayabilir ateşi?

Ve hangi güç ve hangi beceri Bükebilirdi kaslarını yüreğinin?

Ve, yüreğin çarpmaya başladığında,Hangi dehşetli el ve hangi dehşetli ayaklar?

 

william_blake